Her korku filminde kolay kolay korkabilen birisi değilim, ancak Suspiria benim diyen birçok korku filmini solda bırakan bir film. Beni de izledikten sonra fazlasıyla etkiledi. Enteresan tarzıyla bilinen yönetmen Dario Argento ’nun bu türde bir baş yapıt olarak kabul edilen eseri
Suspiria, direkt olarak korkutmaktan çok psikolojik olarak insanı yoruyor ve içten içe bir korku salıyor. Filmde Susy adındaki genç bir kız, bale eğitimi almak için Almanya’ya gider. Okula gelmesiyle birlikte esrarengiz olaylar Susy’nin peşini bırakmaz. Susy de arkadaşıyla birlikte bu olayların peşine düşer.
IMDB’de belirtilene göre filmin bir remake’i çekiliyormuş. 2013 yazıyor.
Film ve Dario Argento hakkında güzel bir kaynak: http://www.kinoeye.org/02/11/schultesasse11.php
Hiç arkadaşlarınızın peşine takılıp nereye gittiğinizi bilmeden bir yerlere gittiniz mi?
Peki bu arkadaşınız bir balon olsaydı, yine peşine takılıp gider miydiniz?
Bir çocuk ile bir balon arasındaki muhteşem arkadaşlık hikayesinin anlatıldığı Le Ballon Rouge filmi bir kısa film, ancak o kadar güzel anlatılmış ki keşke biraz daha sürse dedim izledikten sonra.
Be Kind Rewind yani, lütfen başa sarınız.
Eskiden teknoloji çok gelişmiş olmadığından, filmi izleyen kişiden rica olarak kasetlerin üstünde “Be Kind Rewind” yazarmış ki filmi kiralayacak olan başka bir kişi başa almakla uğraşmasın takıp izlesin.
Unutulmayacak filmler arasında değil ama mutlaka izlenmesi gereken bir film. “Be Kind Rewind” bir komedi filmi ancak alışık olduğumuz komedi filmlerinden değil.
Jerry (Jack Black) bir gün arkadaşının kaset dükkanına gelir ve farkında olmadan bütün filmleri bir anda bozuverir. Ne yapacaklarını şaşıran bu iki arkadaş, bozulan filmleri kendi imkanlarıyla yeniden çekmeye karar verirler ve olaylar hiç beklemedikleri şekilde gelişir.
Rıdvan ve Cevher aynı cephede savaşmış iki askerdir. Rıdvan askerden döndükten sonra futbolcu olmayı ister, Cevher ise çiçekçi dükkanı açmayı. Ancak savaşın verdiği hasar sadece bedenlerini değil, ruhlarını da yıpratmıştır.
Yazı Tura, Uğur Yücel’in en başarılı işlerinden birisidir bana göre. Erkan Oğur’un müzikleri ise Yazı Tura filmini bu kadar etkili yapan şeylerin başında geliyor. Aynı zamanda bu film birçoğumuzun bildiği ama görmezden geldiği bazı gerçekleri, sert bir yumruk gibi indiriyor karnımıza.
Okulda hepimiz arkadaşlarımızla dalga geçerdik. Hatta biz bile bazen dalga geçilenlerden, alay edilenlerden, aşağılananlardan biri olduk. Peki ne kadar ileri gittiler? Bu soruya Klass filminde cevap buluyoruz.
Klass, 2007 yılında yapılmış bir Estonya filmi. Kıyıda köşede kalmış filmlerden. İlk başta sıradan bir okul filmi gibi görünse de hikaye devam ettikçe aslında tam da öyle olmadığını görüyoruz. Oyunculuklar da filmin konusu kadar etkileyici. Toplumsal şiddete aşina bir millet o kadar bu filmi izlemek gerektiğini düşünüyorum.
Birbirine zıt yaşantıda olan iki adam Murata ve Syamoto. Bir gün Syamoto’nun kızının bir markette yaptığı hırsızlık nedeniyle yolları kesişir. Ancak herkesin karanlık bir tarafı vardır. Aralarındaki ilişki güçlendikçe, Murata’nın karanlık tarafı ortaya çıkar. Kan ve vahşetin dozun biraz üstünde kullanıldığı bir film. Aynı zamanda film gerçek bir hikayeden yola çıkılarak yapılmış.
Senaryosu zayıf işlenmiş bir film de olsa, beni en çok güldüren filmler arasında.
Jesse ve Chester akşamdan kaldıkları bir sabah uyanırlar ve evlerinin önünde arabalarının olmadığını fark ederler. Arabayı bulmak için bir önceki gün ne yaptıklarını hatırlamaya çalışırlar. Tabii olanları hatırlamaya çalışırken başlarına gelmeyen kalmaz.
Gerçekte yolculuğunun amacı, ölmeden önce vicdanını huzura kavuşturmaktır.
Arabasıyla şehirden şehire dolaşan seyyar satıcı Roberto, dul bir müşterisinin çocuğu için bir doğumgünü pastası siparişi vererek kadını etkilemek istemektedir. Niyeti, ona evlenme teklif etmektir. Ama çocuğun kız mı erkek mi olduğunu bilmeyince, başına çeşit çeşit sürprizler açılır.
Aynı gün, aynı yöne doğru bebeğiyle yolculuk etmekte olan Maria Florez, karnını doyuracak yemek bulmakta zorlanırken, bir televizyon kanalının yarışma programından bir mikser kazanır. Aynı yarışmada ikincilik ödülünü kazanan kadın, ona reddedemeyeceği bir teklifte bulunacaktır.
Yoğun bir iş gününün ardından sonunda kendimi dışarı atabilmiştim. Evin yolunu tuttum, ancak birkaç gün sonra yurtdışına çıkacağım için onu görmek istediğime karar verdim ve aradım.
“Naber?”
Gürültülü bir yerdeydi. Dediklerini duymakta güçlük çekiyordum.
“İyiyim, arkadaşlarımla dışarıdayım.”
“Görüşelim mi vaktin varsa?”
“Biraz sonra eve geçeceğim, başka zaman belki.”
“Ayrılma hiçbir yere, geliyorum birazdan.”
Telefonu kapatmıştım ve ilk yol ayrımından arkadaşlarıyla olduğu mekana doğru dönmüştüm. Belki ben gidene kadar çok ayrılacaktı oradan. Telefonumun şarjı bitmek üzereydi. Geldiğimde onu içeride göremedim. Ancak tek telefon hakkımı o an kullanmak çok doğru olmayabilirdi. Belki tuvalate gitmiştir diye düşündüm. Bara geçtim ve bir içki aldım. Tam yanımda başka bir kadın daha içki almak için uzanmıştı. Tanışıyorduk, beni fark etti. Kısa bir sohbet olur umarım diye düşünürken, arkadaşlarıyla tanıştırdı ve hiç olmadık bir anaforun içine sürüklendim. Bu sırada mesaj attım.
“Ben geldim, barın oralardayım.”
Cevap gelmedi, gittiğini düşündüm. Yeni tanıştığım insanlarla kaynaşma konusundaki başarısızlığım dahil olduğum masada da kendini göstermişti. Eline içki bardağı alınca bir şey olduğunu düşünen adamlardan kurulu bir grup arkadaşlık vardı. O toplantıdan, bu projeden derken gün içinde konuştukları konuları yüksek sesle çevrelerine duyurma telaşı içindelerdi. Bir tane iki tane derken hatırı sayılır miktarda içmiştim kısa bir süre içerisinde. Masada bileklerimi kesmek üzereyken mesaj geldi.
“Ben kapının önündeyim neredesin?”
Masadaki kıza biraz sonra geliyorum diyerek hızla mekanı terk ettim. Hava biraz soğuktu ve saat üçe yaklaşıyordu. Kapının önünde konuşmaya başladık. Ancak o kadar çok içki içmiştim ki çişim gelmişti ve söylediklerinin dörtte birini bile dinlemiyordum. Canı biraz sıkkın gibiydi ve benim ondan çok çişimle ilgilenmem canını daha da sıkmıştı. İşersem durumu kurtabileceğimi söyledim ancak mekana girmek istemiyordu. Yürüyelim o zaman dedim. Yürüdükçe unuturum belki diye. Yürümeye başladık, ne konuştuğumuzu bilmeden yürüyordum. Eve dönmek konusunda ısrarcıydı. Ben ise sadece bir tuvalet bulmanın derdine düşmüştüm. Biraz aşağıda bir hastane vardı, hemen gidip tuvaletini kullanıp kullanamayacağımı sordum. Kapısında kocaman “ACİL” yazıyordu. Bir hastanenin acil servisini işemek için kullanacağım aklıma bile gelmezdi o ana kadar ama neticede bu da acil bir durumdu. Tuvalete girdikten sonra rahatlamıştım. Artık önümde hiçbir engel kalmamıştı. Yürüyorduk, havadan sudan konuşuyorduk.
“İki bira alalım şuradan bir yerde içeriz” dedi. Aklıma yattı. Tekel bayiye girdik, iki bira aldım tam ödemeye hazırlanırken “aslında evde bira vardı ya, geçerken evden alalım.” dedi. Almadan evin yolunu tuttuk. Ben kapıda beklerken, o içeri biraları almaya gitmişti. Birkaç dakika sonra elinde bir tane birayla çıktı geldi. “Bir tane varmış ya” dedi. Tek birayı alıp yürümeye devam ettik.
“Seni hiç bilmediğin bir yere götüreceğim.”
“Orası neresi oluyor?”
“Dedim ya bilmiyorsun işte.”
Denizi gören bir yere gelmiştik, yüksekçe. Çok sessizdi. Hiç de rahat olmayan tuhaf bir sandalyede oturuyorduk. Soğuk rüzgar beni biraz kendime getirmişti. Sadece konuşuyorduk ve gülüyorduk. O an ikimiz de ne istediğimizi biliyorduk ya da içki yüzünden tamamen bana öyle geliyordu. Çok iyi anlaştığımız aşikardı. Biranın ortasına geldiğimde daha fazla içmek istemediğime karar verdim.
“Hadi gel bir şişe şarap alalım.” diyerek O’nu yerinden kaldırdım. En yakın tekel bayi tahminimden de uzakta çıktı. Metrelerce yürüdük. Sabahın ilk ışıklarına kadar oturmaya karar verdiğimiz için eve uğrayıp kıyafetini değiştirmek istediğini söyledi. Bu kez de evine doğru yürüdük. Tekrar kapının önünde bekliyordum, ancak ben de üşüyeceğimi düşünüp bir kazak istedim. Yeterince hazırdık. İkinci kez evin kapısından dönmüştüm. O sandalyenin kapılmamış olması için dua ediyordum. Neyse ki boştu ve yine rahatsız bir biçimde oturduk. Konuşuyorduk. Havadan sudan, ama eğleniyorduk da. Telefonu çaldı.
“Bas zile, uyandır.”
…
“Eminim evde, uyuyordur. Sen bas uyanır o.”
…
“Tamam ben arıyorum, döneceğim sana.”
Bir şeylerin ters gittiği belliydi. O akşam şehirdışından misafirleri vardı. Biraz bahsetmişti. Bir tanesi eve erken dönmüştü ancak diğeri biraz daha dışarıda kaldığı için geç dönmüştü ve erken dönen uyanıp ona kapıyı açması gerekirken, uyumaya devam etmişti. Yapılacak bir şey yoktu. Eve dönmek zorundaydı.
“Gitmek istemiyorum hiç ya.” dedi son bir kez uyuyan arkadaşını ararken. Ben de hiç istemiyordum ancak bazen istekler ile zorunluluklar hiç beklenmedik anlarda keşişiyorlar. Şarap daha yarısına bile gelmemişti. Üçüncü kez evin yolunu tuttuk. Ancak bu kez kapıda beklemeye niyetim yoktu. Arkadaşı bizi bekliyordu. İçeri girdik. İlk bulduğum yere uzandım. Kalan şarabı da içerek sohbet etmeye devam etmek istiyordum ancak evdeki herkes uyanmıştı. Makus talihim burada da kendini göstermişti. Kısa bir sürenin ardından sonunda herkes yattı. Odada oturuyorduk. Kendimi çok yorgun hissediyordum. Şarap da bitmek üzereydi. Televizyonda çalan şarkıyı beraber söylüyorduk. Alakasız makamlardan. Sesim giderek azalıyordu. Başımı yastığa koydum.
“En çok da neye gülüyorum biliyor musun?”
“Neye?”
“Uyudun mu diye soruyorlar ya uyuyan insanlara, çok tuhaf.”
Uzun bir sessizlik oldu. Uyuyakalmıştım. Sesim bozuk bir teyp gibi, dalgalanarak azalmıştı. Belki de sadece bir kez uyanık kalmam bir gecede bilinçsiz bir şekilde sızmıştım.
Bir ara evden çıktıklarını duydum. Gece kopuk bir uçurtmaydı. Hatırlamaya çalışıyordum olanı biteni. Elimi yüzümü yıkadım ve salona geldim. Masanın üzerinden bir kağıt ve bir de kalem aldım. Bir şeyler yazdım ve katlayıp sandalyede asılı duran montunun cebine koydum. Evden çıkarken kapıda karşılaştık, arkadaşlarıyla dönüyordu. Arkadaşlarından biri içeri girdi ve kısa bir süre üzerinde bir montla geldi ve mont çok tanıdıktı. Kafamda şimşekler çaktı. Not arkadaşıyla beraber gidiyordu. Taksi yanaştı evin önüne, bindi gitti arkadaşı. Sadece ben olan bitenin farkındaydım. O an her şey çok yavaş ama bir o kadar da hızlı bir şekilde ilerliyordu. Elimden gelen hiçbir şey yoktu. Taksi köşeyi dönmüştü çoktan. Vedalaştık biz de, önceki gece defalarca yürüdüğüm yolları yine yürüyordum. Yüzümde her şeye rağmen bir tebessüm vardı. Herkesin mutlu ayrıldığı bir gece ve sabah olmuştu. En azından.
“Bugün hava kapalı gelmezler” dedi yaşlılardan birisi. Konuşmaları uğultuları ayaklarının altında sürüklenen yapraklarla birlikte gökyüzüne doğru yükseliyordu. Çok şey görmüşlerdi. Çok savaşa, çok yıkıma tanıklık etmişlerdi. Bir sürü adam doğmuştu ve ölmüştü. Çoğunun ayaklarının dibinde oynamıştı bir sürü çocuk, kollarına tırmanmışlardı. Hatta iki üçü tanesi bir olup çoğunun beline dolanmıştı. Rüzgar çok sert esiyordu. Dün güneş gözümüzü alırken bugün bulutların arkasına gizlenmiş bekliyordu. “Gelmeyecekler” dedi yine yaşlılardan birisi. Tam da bu zamanlarda gelirlerdi hep. İhtiyar bu kez yanılmıştı. Yağmur başlamadı, güneş bulutların arkasından kendini gösterdi. Mevsim dönüyordu artık, birçoğu umudunu yağacak olan birkaç damla yağmura bağlamıştı biraz daha ayakta kalmak için.
Çok geçmeden, beklenen oldu. Büyük ve gürültülü makinalar yaklaşıyordu, yine uğultular başladı. Dizlerine kadar sarı çizmeler geçirmiş adamlar toprağı yararak, üzerimize doğru geliyorlardı ellerindeki kesici, bölücü ve ayırıcı bilimum aletlerle. Kaçmak mümkün değildi. Esaretimiz, özgürlüğümüzün başladığı yerde başlıyordu. Ne paradoks ama. Biraz büyüdüğümde anlamıştım kollarımın uzandığı her yere gidemeyeceğimi. Çok başka şeylerdi ikisi de. Üzerimize doğru geliyorlardı. İyice yaklaştılar. Yaşlıların ve makinaların giderek yükselen sesinden ne konuştuklarını anlamıyordum. Bir tanesi diğerlerinin yanından ayrılarak üzerime doğru gelmeye başladı. Elindeki testere çok heybetliydi. Devamlı kulağını çekiyordu adam, testerenin de canı yanıyor olacaktı ki o çektikçe daha kuvvetli bağırıyordu. Göz göze geldik, elindekini kaldırarak tam orta yerime sapladı. Canım ilk kez bu kadar çok yanmıştı. Yavaşça arkaya doğru devrildiğimi farkettim. Büyük bir gürültüyle devrildi arkamdaki ihtiyar, yapraklar ayaklanmıştı. Ona bakarken yere iyice yaklaştım, kollarım kırılıyordu. Büyük bir gürültüyle ben de devrildim hemen ihtiyarın ayaklarının dibine. Tıpkı o çocuklar gibi. Makinalar sustu, uğultu kesildi. Kısa süren sessizliğin ardından birileri geldi. Omuzlarda taşınıyorduk birer savaşçı gibi. Kasası açık bir kamyonetin arkasına salıverdiler savaşçıları. Güneş parlıyordu. Hiç bilmediğimiz bir yere gidiyorduk. Kollarım arkada kalmıştı. Esaret belki de sandığımız gibi bir şey değildi…